Ayşe Apo-V

Ayşe Apo-V
Bu yüzden çöz o türbanını, silkele silkeleyebildiğin kadar. Üstündeki iktidarlar, fabrikalar ve göbekli adamlar dökülsün tepetaklak yuvarlansın yerlere. Onu bir güzelce ser yere, kininle, sevginle, aşkınla ve umutlarınla içini doldur, gözyaşınla iyicene bir yoğur sonra dört köşesinden katla katla katla. Kalbinin derinliklerine bir taş gibi göm ve okumak için okulun kapısından gir içeri. Okumanı istemeyenler şeytan çarpmışçasına irkildiklerini korktuklarını göreceksin. Bu okulu bırakıp köyün terksela/benamaz çobanıyla, mahallenizde ki ayyaşın biriyle ve ya sözüm ona Müslüman işadamların ikinci, üçüncü hata dördüncü cariyesi veya metresi, pardon eşi olmaktan daha hayırlı değil midir?29.03.2013 00:00

Ayşe Apo Bölüm-V
Dağdan İnenlerin Düğünü


Emrah’la beraber düğün alanına gidiyoruz. Müzik sesi geliyor ama çalgıcıları göremiyorum. Meğer çalgıcılar etrafı 1,5 metre yükseklikte örülü,  iki katlı evin damına yerleştirilmişlerdir.  Ne oynayanlar onları görüyor ne onlar oynayanları. Bir müzikçalardan çalınsa daha mantıklı ve düzenli olurdu. En azından sesler daha bir net ve anlaşılır olurdu.  Arka bahçede yaşlı adamlar ve gençler oynuyor, ön bahçede de kadınlar ve genç kızlar oynuyor eğleniyorlardı. Karşı cinsin seyirci olarak bile görünmesini/gelmesini istemiyorlar. İslami düğün diyorlarmış bu tarz düğünlere. Bereket versin biraz ilerleme sağlamışlar. En azından bu düğünde insanlar tek taraflı olsa da eğleniyor oynuyorlar. Oysa düğünü cenaze törenine dönüştüren yöreler/çevreler de yok değil.  Neredeyse İslam coğrafyasında diğer ülkelerdeki kardeşleri için tek kılınmayan gıyabi cenaze namazı kalıyor, bu cenaze, pardon düğün törelerinde. Evlenecek çiftin en mutlu gününü berbat etmede üstümüze yoktur. Hele mikrofonu çenesi düşük birinin eline geçince sen seyret cenaze törenini…

Gazeteci olduğumu duyanlar etrafımızda toplanmaya başladılar. Ayaküstü hem konuşuyor hem oynayanları seyrediyorduk. Bir sürü delikanlı hem oynuyor,  hem de slogan atıyorlar “Şehit Namirîn.” Diye. Anlaşılan bu da düğün olmaktan çıkacak gibi.  Allah damat ve geline sabırlar versin. İnsanı sağır eden o anlamsız müzik ve sloganlardan rahatsız olmaya başlamıştım ki, uzun sakallı biri yanımıza yanaşarak içeri geçmemizi teklif etti. Seve seve kabul edip evin misafir odasına geçtik. Çalgı sesinden az da olsa uzaklaşmış olmak beni rahatlatmıştı. İçerisi tıka basa gençlerle doluydu. Sakallı adam İslami tabir ettikleri düğünlerini öve öve bitiremiyor, gençler yarı açık bir ağızla dinliyorlardı.  Arada sırada Arapça birkaç kelime okuyup hadis diye araya serpiştiriyor ben ise sessizce dinliyordum. Birden gözlerini bana dikerek:

— Gazteci kardeşim bizim bu İslami düğünümüzü/düğünlerimizi nasıl buldun?
— Bu düğünün neresi İslami? Gülmenin, sevinmenin, üzülmenin dini mi olur?
— Olmaz olur mu? Bak yarım saattir bu odadayız ve sivrisinekleri görüyorsunuz.
— Evet
— Seni hiç ısırdılar mı?
— Hayır ama sivrisinekler kanı tatlı olanları ısırır, benim kanım galiba tatlı değil.

Hayır bilemedin. Sadece dişi sivrisinekler ısırır. Burası namahrem olduğu için dişi sinekler giremiyor. Erkekleri de zaten ısırmıyor. Bizim sivrisinekler bile İslami kurallara uyuyorlar, nasıl İslami düğün değildir diyorsun?

````````

Gençler tebessüm etmeye başladılar. Hakikatten bunlar dağdan gelenlerin düğünüydü. Têlî’ye yavaş yavaş hak vermeye başlıyorum.  Gençleri tek tek süzüp içimden geldiği gibi konuşmaya karar verdim.. İnceldiği yerden kopsundu.

— Şimdi şu odada bir sürü genç kardeşimiz var. Eminim ki, bir başka odada da bir sürü genç kızımız vardır. Şimdi bu gençler evlenmek için birbirlerini nasıl görecekler? Oysa eskiden düğünler daha güzeldi. Hz. Ayşe anamız başını efendimizin omzuna koyar uykuya dalıncaya kadar düğünleri seyrederdi. Orada dişi sivrisinek sorunu yoktu. Her şey doğaldı. Onlar sizin kadar İslami bilmedikleri için, o zamanlar İslami düğünleri keşfetmemişlerdi. Camilerde bile karışık namaz kılıyorlardı. Ta ki münafık olanlar sarkıntılık yapmaya ya da önünde secdeye varan bayanın entarisinin altına bakmaya kalkışmalarına kadar.

(O zamanlar daha bayan iç çamaşırları icat edilmemişti. Zaten, Nur sürenin 31.ayeti kerimesinde kadınların ayaklarını yere vurmalarını öğütlemesi o zamanlarda sutyen gibi iç çamaşırların olmamasından kaynaklanmıştı. Zira bir kamyonun römorkunda serbest bırakılmış iki karpuz, serseri mayın gibi bir sağa bir sola gidip gelmeleri kısaca o ayeti kerimede tahrik ederek yürümemeleri konusunda kadınlar uyarılmışlardır.)

 Bu olaylar, peygamber efendimizin kadınların arkada erkeklerin önde namaz kılacakları şekilde yeni bir düzenlemeye gitmesine sebep olmuştur. O zamanda kadınlar itiraz etmeye başlamışlar, “Biz peygamberi arka tarafta net göremiyoruz.” diye. Peygamber efendimiz de bu kadınlardan bir çözüm sunmalarını istemiştir, kadınlar da şuan imamların üzerine çıkıp hutbe okudukları minber projesini önermişlerdir. Önerileri kabul edilmiş, ihalesini de o kadınlardan biri ya da birkaçı almıştır. Parası ise Beytülmal’den, yani devlet hazinesinden ödenmiştir. Siz bugün kadınları İslam adına camilere dahi sokmuyorsunuz ya da araya perde çekiyorsunuz. Bu hareketlerin hiç biri İslami değildir. Hele muhterem bir ablamızın dediği gibi “Birleştiren, kaynaştıran, evlilik çağı gelmiş diğer gençlerin de tanışmasına vesile olan, gençleri evliliğe özendiren, yaşlıları hayatlarının baharı ile yüzleştirip tatlı tatlı ölüme hazırlayan, çocukları şekerlemeye, tatlıya, gazoza boğan, eğlenmenin `dağıtmak` anlamına gelmediği, günün mutlu bir gün gibi hitama erdiği düğünler…” vardı. Ama şimdi Nazi kampı gibi düğünlerin önüne İslam kelimesini yerleştirmenizi doğru bulmuyorum. Siz hiç fark etmediniz mi? İnsanların düğününüze gelmekten korktuklarını, Müslümanlığın kalitesi ne zamandan beri öcülük derecesi ile ölçülmeye başladı ki. İnsanların korktukları, sevmedikleri ve öcü gibi baktıkları bir din Allah’ın bize göndermiş olduğu din olabilir mi? Düşmanlarımızın bize karşı gizli bir aşkları olmadığı sürece kendimizden şüphe etmeliyiz. Bizi gizli ya da açık öldürmeye gelebilirler bu çok normaldir ama emanetleri bizde olmaması anormal bir durum değil midir?  Bizim emin vasfımıza düşmanları boş ver Müslümanlar bile güvenmemektedir.

Sakallı ağabeyleri konuşmaya başladı:

— Bazı konularda haklısın. Biz de eskiden karışık düğünler yapardık. Ama düşünebiliyor musunuz? Birisi gelip eşime evlenme teklifinde bulundu. Ondan sonra bu karışık düğünlere son vererek İslami düğün tarzını geliştirdik.

—  Şimdi birisi eşinize evlenme teklif etti diye yeni bir din ortaya koyamazsınız. Doğal olanı da o evlenme teklifinin edilmesidir. Düğünlerin amacı da gençlerin kendilerine eş bulmaları ve seçmeleridir. Ama bütün toplumlarda evli kadınların, genç kızların ve hatta dul olanların durumlarını belirten giysiler ya da işaretler vardır.  En basiti Güneydoğuda kadınlar leçek genç kızlar puşu takarlar. Hiç kimse leçekli birine evlenme teklif etmez Çünkü herkes onun evli birisi olduğunu biliyordur.  Eğer eşiniz evli olduğunu gösteren simgeyi değil de genç kız olduğunu gösteren simgeleri üzerinde taşımışsa doğal olan bir şey olmuştur. Kraldan çok kralcı olmak dinimizde yoktur.

—     Nasıl bir örnek verebilir misiniz?
—     Peygamber efendimiz ve sahabesi sohbet halindeyken içeriye paldır küldür birisi girer.
—     Ben sürekli oruç tutmak istiyorum.
—     Hayır, sürekli olmaz ben peygamberim ama bazen tutar bazen tutmam.
—     Ben bu dine hizmet etmek için evlenmek istemiyorum.
—     Evlenmek benim sünnetimdir. Evleniniz, çoğalınız ki din gününde çoğunluğunuzla övüneyim
—     Adam buna benzer bir sürü tefrite girecek isteklerde bulunur. Peygamber efendimiz onun yanlış olduğunu kendi üzerinde örnek vererek açıklama yapar. Adam gittikten sonra sahabeler sorar:
—     Bu şahıs kimdi ya Allah’ın Resulü?
—     O Cebrail’di dininizi öğrenmeniz için insan şekline girip ara sıra gelip sorular sorar gider.

Sakalı konuşmaya müdahale ederek konuştu.

—  Bu konuları aslında sizinle özel konuşsak daha iyi olur, gençlerin kafası karışmasın. Sizin msn adresiniz varsa alayım oradan bu konuları tartışırız. 

Msn adresimi bir kâğıda yazıp verdim. O da adresini bir kâğıda yazıp bana uzatırken, birden yüzüme tuhaf tuhaf bakıp, meramını ifade eden soruyu sordu

—     Sizin kollarınız güneşte bronzlaşmış gibi…
—     Evet, geçen hafta tatildeydim de. Güneşte fazlaca kaldım galiba.
—     Denize girecek plajı nasıl bulabildiniz ki?
—     Plajlardan çok ne var?
—     Yok hani,  karı kızın olmadığını demek istedim.
—   İnanın ben o kadar ayrıntıya dikkat etmedim. Aldım şortumu gittim, Antalya kemerde yüzdüm geldim.
—     Bütün o çıplak karıların arasında mı?
—     Hangi çıplak karılar?
—     Hani televizyonda filan gösteriyorlar ya.
—     Evet, aynen orada yüzdüm geldim. Ama senin televizyonda gördüğün kadarını sanırım ben hiç görmedim.
—     Hayır, televizyonda seyretmiş değilim,  bahsediyorlar. 

Emrah ilk kez konuştu.

—     Kim bahsediyor?
—     El âlem...
—   Ya gazteci sen dinimizi hakkıyla öğrenmemiz için gönderilmiş Melek Cebrail olmayasın.

Çocuklar hepsi birden bakışlarını bana diktiler. Adam yanındakine bu soruyu soran çocuğun kim olduğunu sordu. Têlî’nin oğlu olduğunu öğrenince de, ağzından inci gibi kelimeler döküldü: “O fahişenin oğlu mu?”

Bu konuşmayı Emrah ta duymuştu. Sinirlenince elinden tuttum, vücut diliyle sakin olmasını söyledim. Kulağına eğilip ilk Kürtçe cümlemi kullandım “xebar ba ni ne birani”. Çocuk buna şaşırdı ama sakinleşti de…

Sakallı gözlerini tekrar bana dikerek sordu:

—   Şimdi o çıplak karılar yüzünden neuzibillâh bir sürü günaha girmişindir. Tövbe etmen gerekiyor.
—   Günaha girip girmediğimi bilmem de ama birisi ölecekti onun hayatını kurtardım. Sanırım bir hayat kurtarmak o kazandığım faili meçhul günahlardan daha kıymetli olsa gerekir.
— Şimdi suni teneffüste yaptım diyeceksiniz. Kalkalım Allah aşkına. Kafa karıştırıyorsun.

Yavaş yavaş odadan dışarıya çıkmaya başladık. Sakallının akşam kendilerinde misafir kalabileceğimi söylemesi üzerine otelde yerimin hazır olduğunu yarın öğleye doğru da yola çıkacağımı söyledim, beni yolcu etmeye geleceğini söyledi. Emrah’la düğün alanından ayrıldık.

Çocuğun sinir küpü olduğunu görünce biraz sakinleşmesini söyleyince,  ağzında ki baklayı çıkardı.

—     Ben o sakallıyı öldürmezsem artık rahat uyuyamam.
—     Sen deli misin?
—     Anneme ne dediğini duymadın mı?
—   Duydum, senin annen peygamberin eşinden daha mı değerli, ona da aynı şeyi söylemişlerdi, hatta daha beterini…
—     Olsun, onu mutlaka öldürmeliyim.
—     Sen benle otele gel. Aklımda dişi bir sivrisinek var.
— Dişi sivrisinek?
— Evet, hem dişi hem sivrisinek.

Çocuğu zor bela otele götürmeye ikna ettim. Eşyaları odaya yerleştirirken çantamdan laptopu çıkarıp masaya kurdum. Bereket versin otelde kablosuz internet bağlantısı vardı. Bilgisayarda msn’mi açar açmaz sakallı tarafından bana bir slm mesajı geldi bile. Demek beni eklemişti. Selamına cevap verdim ve gazeteci Ceng’in kız arkadaşı Angel olduğumu ama kendisinin şuan Hakkâri’de görevde olduğunu söyledim. Şifresini bana verdiği için onun msn adresi ile girdiğimi söyleyince hemen kamerasını açtı. Evet, bizim sakallıydı. Emrah okkalı bir küfür bastı. Benden de kameramı açmamı istiyordu. Hemen bilgisayarda kayıtlı askılı elbise giymiş güzel bir kızın fotoğrafını yerleştirdim. Ağzının suları aktığı her halinden beli oluyordu. Resimle yetinmek istemiyordu. Kameramı açmamı söylüyordu anlaşılan şüphelenmişti. Görüntüsünü çerçeve içine alarak görüntülü kayıt yapmaya başladıktan sonra aynı kızın video görüntüsünü sanal kameradan ona gönderdim. Emin olmak için benden bazı hareketler yapmamı istedi. O hareketlerin çoğu zaten bilgisayarda kayıtlıydı. Bir iki tıklama ile göz kırptım, parmaklarımla istediği sayıları işaret ettim. Sağ sol kulaklarımı tuttum çekiştirdim. En son isteği olan öpücüğü de gönderince ikna oldu. Ceng’in kendisiyle konuştuğumu bilmemesini istedi. Kabul ettim. Sesli chat yapmak için istek gönderdi red ettim. Kendisine odada başka kız arkadaşlarım olduğu için şimdilik imkânsız olduğunu ama başka bir gün için olabileceğine dair söz verdim.

Emrah sakalının yazdıkları ve istekleri karşısında şok olmuştu. Dişi sivrisineklere dikkat eden adamın gerçek yüzü onu şok etmişti. Adam üst üste habire üzerimde ki askılı çamaşırımı da çıkarmamı istiyordu. Önce kendisinin çıkarması gerektiğini söylememle beraber bizim sakallı anadan doğma soyunmuştu bile. Fiziğinin çok güzel olduğunu ancak sakalın kendisini yaşlı gösterdiğini söylememle beraber hemen evin banyosuna koştu. Emrah’ın ağzı açık kalmıştı. Kendisine:

— Öldürmene değmezmiş.
— Ya gazteci senden korkulur.

Adam iki dakikada sinekkaydı tıraş olmuş anadan doğma gelip PC başına oturmuştu bile. Habire askılarımı çıkarmamı söylüyordu. Kendisi ile canlı buluşmak istediğimi söyledim. Salı günü Ankara’da Gima önünde saat: 10.30’da onu bekleyeceğimi söyledim. Beni kolayca tanıması içinde komple melekler gibi beyaz giyineceğimi eklemeyi de unutmadım. Yarın yola çıkacağına dair söz verdi. Ama hala askılarımı çıkarmamda ısrar ediyordu. Onu kıramadım. Angel’in askılığına farenin sağ tuşu ile çift tıkladım. Angel askılığını çıkar çıkarmaz adeta bayıldı ve kamerası birden karardı, sanırım bağlantısı kesildi. Ben de bağlantıyı kestim. Onun görüntülerini bir CD’ye kaydedip bir kopyasını Emrah’a uzattım:

— Al şunu onu can kulağı ile dinleyen o gençlerden birine ver. Öldürmene değmez.
— Ya gazteci nasıl anladın onun böyle biri olduğunu?
— Hayatın bir kanunu vardır. Hangi konuda olursa olsun. Ayrıntılara çok önem veren, işi çok yokuşa süren, asla taviz vermeyen mükemmel görünenler bil ki sahtekârdırlar.

— Nasıl anlayamadım?
— Şimdi namaz kılmayan birisi için sen günde 100 rekât namaz kılmak gerektiğini söylesen hemen tasdik ederler. Orucu iki aya hatta 365 güne çıkarsan hayhay derler itiraz etmezler. Çünkü kendileri uygulamadıkları için işin zorluğunu bilmezler. Körü körüne atlarlar. Kendilerini gizlemek için ufak ayrıntılara çok önem verirler. Eve sağ ayakla girmeye çalışırlar. Telefonları ya ezanı şerif ya da seçme ve popüler ilahilerden biriyle çalar. Yanlarına gitsen bilgisayarları sürekli Kuran-ı Kerim okur. Açık bir kadın gördüklerinde “neuzibillâh” der yüz çevirirler. Onları melek sanırsın. Namaz kılmayıp, oruç tutmadıkları ve faiz alıp verdikleri halde ateşli birer türban savunucularıdırlar. Çünkü kurban olacak onlar değil ne de olsa gariban kızlardır. Gerektiğinde o kızlara yardımcı olmak için onları imam nikâhlı ikinci, üçüncü ve hata dördüncü eş olarak alma fedakârlığını bile gösterirler. Abdestleri kırılacak diye nice insanın ellerini hava da bırakarak kalplerini kırmaktan çekinmezler. Yeter ki insanlar onların ne kadar dindar olduklarını görsünler.  Ama samimi Müminler bu tipleri çok kolay tespit ederler. Onlar bunun farkında değildirler.

Bak sana son bir örnek vereyim. Köyün birinde sel baskını olur. Kanalizasyon suları içme sularına karışır. Köylü bu suyla abdest alıp alınmayacağı öğrenmek için köydeki Müslüman âlime danışır. Âlimin ise evinin içinde kendisinin özel su kuyusu vardır. Onun suyu kirlenmemiştir. Gelenlere yarın cevap vereceğini söyleyerek onları geri gönderir. Kendisiyle çok mücadele eder. Bir türlü o su helaldir demek içinden gelmiyordur. Sonunda bir karar veriyor. Gidip dışardan o pis sudan birkaç kova alıp kendi kuyusunun içine boşaltınca tereddüdü geçebiliyor. Sabah gelen köylülere zaruretten dolayı helal olduğunu söylüyor.

Oysa bizim sakallı onun yerinde olsaydı kesinlikle hemen haram kılardı. Kendileri o sorunu yaşamayacağı için ağır hükümler vermek onlar için çok kolaydır. Bu tipler Allah’a ve ahiret gününe inanmadıkları için din için din adına insanları kolayca kurban edebiliyorlar. Oysa din insanlar için gelmiştir. Kurban tercihi ile karşı karşıya kalındığında din kendini insana kurban eder asla insanı kurban etmez.  Zira insan olmadıktan sonra o dinin bir anlamı da olmaz. Öncelik insanın yaşamıdır. Sonra özgürlüğüdür. Bu ikisi olduktan sonra din o zaman ortaya çıkar ve insana sorumluluk yükler. Din hiçbir zaman kölelere namazı ve diğer ibadetleri şart kılmaz. Sadece imandan sorumlu tutar. Ondan sonra ki adım özgürlük mücadelesini şart koşar. Oysa bizim köleler özgürlük mücadelesini bırakmış türbana kurban vermeye çalışıyorlar. Bilmezler ki o kurbanlar kabul edilmeyecektir. Kölelere kurban vermek farz değildir. Eğer erkeklere sakal farz olsaydı ve üniversitelerde yasaklansaydı, görecektiniz ki çoğu zaruret diye bir şey icat ederek sakallarını keser okullarına devam ederlerdi. Ama söz konusu gariban kızlar olunca kolayca kurban edebiliyorlar. Oysa kızların iyice bilmeleri gerekir ki Allah’ın dininin kurbana ihtiyacı yoktur. İşkence gören ilk Müslümanlara Allah resulü kendisine küfretmeleri ve gerekirse inkâr bile edebileceklerini söyleyerek esas olanın insanın yaşamı olduğuna dikkat çekmiştir.

Bu yüzden çöz o türbanını, silkele silkeleyebildiğin kadar. Üstündeki iktidarlar, fabrikalar ve göbekli adamlar dökülsün tepetaklak yuvarlansın yerlere. Onu bir güzelce ser yere, kininle, sevginle, aşkınla ve umutlarınla içini doldur, gözyaşınla iyicene bir yoğur sonra dört köşesinden katla katla katla. Kalbinin derinliklerine bir taş gibi göm ve okumak için okulun kapısından gir içeri. Okumanı istemeyenler şeytan çarpmışçasına irkildiklerini korktuklarını göreceksin.  Bu
okulu bırakıp köyün terksela/benamaz çobanıyla, mahallenizde ki ayyaşın biriyle ve ya sözüm ona Müslüman işadamların ikinci, üçüncü hata dördüncü cariyesi veya metresi, pardon eşi olmaktan daha hayırlı değil midir?

Hele faizin “insanın annesi ile yatmış gibidir.” Gerçeğini iyi bilmelerine rağmen ellerinde faiz tablosu ile Anneleriyle yatanların sana neden türban takmadığını söyleme hak ve cüretleri olmamalıdır.

— Gazteci ben gitsem geç oldu annem merak eder.
— Tamam, gidebilirsin ama bir delilik yapma, değmez. Yarın gel beraber mezarlığa gidelim.
— Tamam, sabah gazeteyi alıp gelirim.
— İyi olur, beraber kahvaltı da yaparız. 

***

Sabah erkenden kalktım, güneşin doğuşunu görmek istiyordum. Sümbül dağının silahların gölgelerinden arınmış gölgesi yavaş yavaş şehrin üzerinden bir nevresim gibi çekilirken ben de duş almak için banyoya girdim.

Banyodan sonra valizimi topladım, biraz kitap okumak için yatağa uzandım. Otel personelinin telefonla arayarak, odayı boşaltmam gerektiğini hatırlatmaları üzerine ancak telefon zilinin sesiyle uyanabildim, meğer uyuyakalmış yatakta. Hızlı bir el yüz yıkama faslından sonra aceleyle kahvaltı salonuna indim. Fazla geç kalmış sayılmazdım, kahvaltı yapan bir sürü kişi vardı hala ortalık kalabalık sayılıyordu.

Oturmamın üzerinden fazla bir süre geçmeden, kapıdan Têlî ile Emrah göründü. Uzunca bir elbise giymişti. Saçlarını düz taramış öne doğru sarkıtmıştı. Saçlarının ortasında gümüş kolyem parlıyordu. İkisinin de yüzü gülüyordu. Bu benim için güne iyi bir başlangıç sayılırdı. Küçük şeylerle mutlu olmasını bilen birisiydim. Selam verip masaya oturdular. Kendilerine birer çay istedim. Elimden gelseydi zamanı durdurup, bu anı donduracaktım. Ama işte durduramıyordum.

—     Çok güzel kolye, kalp içinde T.C. mükemmel bir kompozisyon.
—     Çok eski bir hediyedir.
—     El koyacağım diye annem hiç boynundan çıkarmıyor.
—    

Têlî çantasından gazetemizin bugün ki sayısını çıkarıp masa üzerine bıraktı. Çayımı yudumlarken gazeteyi de karıştırmaya başladım. Benim haberi hiçbir sayfada göremedim. Ne büyük ne küçük puntolarla ona hiçbir sayfada rastlayamadım. Gözlerimin içine baktı. Benim için zaman durdu. Ona verdiğim kolye ne de çok yakışıyordu.

—Üzgünüm. Bu sefer Fırat’ın doğusunu geçmişsinizdir.

Çıldıracaktım!
Haberin yayınlanmaması imkânsızdı. Hemen cepten büyük patronu aradım. Haberi çok beğendiğini ancak yayınlamakta mahsur gördükleri için yayınlamadıklarını kibarca ifade etti. Ama üzülmememi söyleyerek, emeklerimin boşa gitmediğinin göstergesi olarak, bu haber için hesabıma (yeşil sermayeden) yüklü bir miktar para transfer edildiğini, eklemeyi de unutmadı. Para kimin umurundaydı? Eşekten düşmüş gibiydim. Hayatımın en büyük utancını yaşadığım sırada Têlî masadan kalkarak elini bana uzattı.

— Fırat’ın doğusuna Kürdistan’a hoş geldiniz.
— Teşekkür ederim.

Buruk bir sesle ancak teşekkür edebilmiştim. Emrah’ı bana emanet ederek iş yerine gitmek istediğini söyledi. Çarşıda küçücük bir şifalı bitkiler dükkânı varmış. Emrah’la yalnız kaldım. Hemen çantamdan laptopumu çıkarıp kahvaltı masasına koydum. İstifa dilekçemi yazmaya başladım. Bitirince post ettim. Beş dakika sonra patron beni aradı. Delilik yapmamamı öğütleyerek banka hesabıma bakmamı tembih etti. İnternetten hesap bakiyeme baktığımda şok oldum. Bu arada Emrah ta yatan parayı görmüştü. İmkânsız bir şeydi. Bunlar yanlışlıkla fazla sıfır eklemiş olmasınlardı? Bunun için patronu aradım. Herhangi bir yanlışlık yoktu. Ayrıca istifamı da geri almam için çok dil döktü. Şok olmuştum. Bu bir rüya olmalıydı.

Emrah:
— Ya gazeteci siz her haber için bu kadar para alıyorsanız, bu süper bir iş. Doktorluktan vazgeçip, basın yayını mı tercih etsem acaba?
— Ya ne parası yirmi yıldır nerdeyse sevabına çalışıyoruz. İlk kez böyle bir şeyle karşılaşıyorum.

Emrah’a, gelen parayı 120’ye bölmesini söylüyorum. Çocuk bu istek karşısında afallasa da işlemi yapıyor. Sonuç yine uçuk bir miktar çıkıyordu. Eşyalarımı toparlayıp arabaya yerleştiriyorum. Daha mezarlığa gitmemiz gerekiyordu. Otelden ilişiği mi kestikten sonra arabaya atlayıp ilerliyoruz. Gözlerime Vakıfbank tabelası ilişince arabayı kenara çektim. Emrah’tan alelacele kimliğini istedim. Çocuk telaşımın rüzgârına kapılarak sebebini sormadan kimliğini uzattı.  Kimliği aldığım gibi banka şubesine daldım. Emrah’ın adına bir hesap açtım, gelen parayı onun hesabına aktardım. 120 parçaya bölerek her ay bir parçasını çekecek şekilde, bir düzenlemeye bağladım. İşlemi bitirdikten sonra arabaya döndüm. Cüzdan ve kimliği çocuğa uzatırken;

— Artık okulunu istediğin şekilde okuyabilirsin. İstersen yurtta kal, istersen ev kirala, ama mutlaka oku. İslam’ı da iyi öğren yalnız kulağına küpe olsun karıncaya basmamaya dikkat eden Müslümanlardan da uzak dur.

Daha arabayı çalıştırmamıştım ki uzun boylu siyah takım elbiseli biri arabanın ön camına vurdu. Arabadan indim:

—Buyur bir şey mi oldu?
—Ya tanımadın mı gazteci dün senle tanışmıştık ya?
— Aman Tanrım sakallar gidince çok gençleşmişsin, tanıyamadım.
— Herkes öyle diyor.
— Sakalı kesmekte nereden icap etti?
— Ya Ankara’da bizim cemaat toplanıyor. Dikkat çekmemek için sakalı kesmek zorunda kaldım.
— Anladım, o zaman beraber gidelim. Hem bana yoldaşlık edersin.
— Sen yarın saat 10.30’dan önce oraya varabilecek misin?
— Yok ya imkânsız ben dolaşa dolaşa gideceğim.

— Ben Van’a gidip uçağa atlayacağım. Ne olur ne olmaz işi garantiye almalıyım. Toplantı çok önemli kaçırmamam gerekiyor. Etrafına dün akşam ki gençlerden bir düzine toplanmıştı. Tek tek hepsiyle toklaştı ve helallik diledi. Tam yürüyecekti ki son hamleyi yaptım.

—     Bizim de toplantılarımız oluyor ama sizinki gibi gizli değil. Basın ve kameraların huzurunda yapıyoruz. 

Elimi iç cebime atıp dün akşam ki CD’nin bir kopyasını ona uzatıyorum.

—     Aha bu son toplantımızın videosudur. Alın izleyin bizde gizli saklı bir şey olmaz, her şey ortada çok beğeneceğinize inanıyorum. 

CD’yi elimden aldı. Gençlerden birisini yanına çağırdı.

— Bu CD’yi alın bir izleyin ben gelince sizden onun hakkında görüşünüzü soracağım. Bakalım en güzel tahlili kim yapacak?

—Tamam abe.

Adam hızla arabaya doğru koştu. Gençler ona el sallayarak uğurladılar. Kimisi dualar okudu.

— Gençler bana da müsaade benim de gitmem gerekiyor, ama o CD’yi iyice inceleyin ve tahlil ediniz. Bir daha yolum düşerse görüşlerinizi almak isterim.

Hepsiyle vedalaştım. Emrah arabadan inmedi. Onlar da zaten çocuğa sürat ekşitmişlerdi. Arabaya bindim. Bu arada Emrah bana teşekkür etti. Burs olayı için miydi yoksa CD için miydi bilmiyorum.

Şehitler mezarlığına, Zilan teyzesine bir fatiha okumak için Mezarlığa doğru yol almaya başladık. Mezarlığa yüz metre kala jandarma aracımızı durdurdu ve basın kartımı göstermeme rağmen izin belgesi istedi. Sadece bir fatiha okumak için geldiğimizi ve hemen döneceğimizi söylememize rağmen Nuh dedi peygamber demedi.

En sonunda fotoğraf çekmemek ve aracıda o noktada bırakmak şartıyla mezarlığa girmemize izin verdiler. Eşyaları aracın içine atıp çocukla beraber mezarlığa doğru yürümeye başladık. Mezarlık dediğin dikenlerden görünmeyecek durumda. Sanki yüzyıllardır terkedilmiş bir yer gibiydi.  Köygöçürenler insan boyuna ulaşmış durumdaydı, dikenleri sağdan soldan her tarafınıza batıyordu.Adeta  mayın tarlası gibi bir şeydi.

Daha on metre ilerlememişken durmamızı emrettiler. Mayın tarlasındaki kaplumbağa yürüyüşümüze ara verip mecburen durduk.  Ayakkabılarımızı da aracın yanında bırakmamız gerekiyormuş. Ayakkabı ile yürümek imkânsızken, ayakkabısız dikenlerin arasında nasıl yüz metre yürüyecektik? İmkânsız gibi bir şeydi bu. Emrah ayakkabısını çıkarıp on metre ilerdeki aracımıza doğru fırlattı. Mecburen ben de ayakkabıları arabaya doğru fırlattım. Meğer olay çıkarırsak kaçmamamız için bu önlem gerekiyormuş. O dikenlerin arasında çıplak ayakla yürümek imkânsızdı ama Emrah’ın hiç takmadan yürüdüğünü görünce ben de aynı şeyi yaptım. Gözümü mezarlığa diktim adeta hedefe kilitlendim ve yürümeye başladım. 

Mezarlığın yanına ulaştığımızda ayaklarımızın her tarafından kan akıyordu. Buna rağmen ayaklar sanki bizim değil bir başkasınınmış gibi acı hissetmiyorduk. Çocuk mezarı gösterdi ama mezara benzemiyordu. Bir toprak yığınıydı sadece. İkisini aynı çukura elbiseleriyle gömmüşlerdi. Mezarın sağı solu kıblesi yoktu. Tipik iki kişilik toplu bir mezardı. Çocuk cebinde ufak bir Yasin-i şerif çıkarırken bana sordu:

— Ya gazteci şehitleri elbiseleri ile gömdükleri doğrumudur?
— Evet, şehitler yıkanmaz. Niye sordun?
— Zilan Teyzemi ve eşini de öyle gömdüler de. 

Çocuk minik Yasin-i Şeriften okumaya başladı. Bende ezbere bir fatiha okudum. Ama o kadar dolmuşum ki artık bir şey okuyacak durumda değilim. İnsanın kendi mezarına fatiha okuması kadar ilginç bir şey olamazdı. Acaba, benim yerime kim gömülmüştü. On metre ilerde daha yeni kazıldığı ve gömüldüğü beli olan bir mezar daha vardı. Kıblesi sağı solu düzgün bir mezardı. Başında bir kadın ve 6–7 yaşlarında bir kız çocuğu duruyordu. Kadın öyle ağıtlar yakıyordu ki insanın içi parçalanıyordu. Ağıtlarından anlıyorum ölen eşiymiş, daha bu sabah beraber kahvaltı yapmışlar ama ne olduysa acilen hastaneye kaldırılmış ve ölmüş. Az önce de gömülmüş, ancak erkekler mezarlığı terk ettikten sonra kadın gelip içini dökme fırsat bulabilmişti. Hemen mezarlığa beyaz bir Toros araba yanaştı içinden uzun saçlı, uzun boylu spor giyimli güneş gözlüklü biri indi. Yürüyüşünden küçük dağları ben yaratım havası vardı. Belindeki silah ve telsizi görünce sivil polis olduğunu hemen anladım. Kadına teselli olsun diye eşinin mezarına yanaştım ve ona da bir fatiha okudum. Kadının beni görecek hali yoktu. Suratını o kadar tırnaklarıyla çizmişti ki kan revan içinde kalmıştı. Mezarın yanına çöktüm. Mezardan sanki bağrışma sesleri geliyordu. İyice kulak kabartım, evet mezardan gerçekten sesler geliyordu. Mezarın bir iki metre ilerisindeki küreği elime alır almaz, polis aniden üzerime atladı ve kendimi dikenlerin içinde buldum. Meğer kürekle kendisine saldıracağımı zannetmiş. Ona mezardakinin sağ olduğunu onu çıkarmak istediğimi söyleyince gülümsedi. Telsizle anons etti. Bir iki dakika sonra bir imam ve mezarlık görevlisi geldi.

Mezardan sesler geldiğini mezardakinin ölmemiş olabileceğini söyledim. İkisi de gülümsedi. Hastane raporunu bana gösterdiler. Kaç tane doktorun imzası vardı hem de. Kalp krizinden ölmüştü. Kadının yaktığı ağıtlar mı beni sersemletmişti yoksa gerçekten sesler mi duyuyordum? Bir daha kulak kabartım evet yanılıyor olamazdım. Derinden hala sesler geliyordu. Dayanamadım ve bağırdım:

—     Bu adam ölmemiş yaşıyor! Çığlıklarını duymuyor musunuz?

İmam sakince bana yaklaştı:

—     Kabir azabına başlamışlardır.  Öyle bağıracağına ona bir Yasin-i Şerif oku daha faydalı olursun. Dedi.

Polis’te imamı tasdik ederek konuştu:

—     Benim rahmetli annemin mezarında da öyle sesler geliyordu. İmam efendi birkaç saat üzerinde okuyunca azap melekleri işkenceye son verdiler.

İmam mezarın başına çöktü. Yüksek sesle Yasin süresini okumaya başladı. Kadın da Kuran-ı kerimi dinlemek için sustu. Bir beş dakika sonra imam okumasını bitirip ayağa kalktı. Mezardaki ses sanki biraz azalmıştı. Bana dönerek:

—     Gördün mü sesler azaldı, sen de bir yasin oku tamamen kesilir. Bu kabir azabıdır. Allah bilir ne günahlar işlemiştir. Allah taksiratını afetsin.

İmam yürüyerek uzaklaştı. Çığlık sesleri azalmıştı azalmasına ama hala derinden sesler geliyordu. Bir yerdeki küreğe bir polisin gözlerine baktım. Yasin okumaktan vazgeçtim. Yerdeki küreği elime aldım. Bu sefer polis üzerime atlamadı nazikçe bileğimden tuttu. Az da olsa duygusallaşmıştı. Hayatımdaki en kibar polis sesini duydum.

—     Lütfen bırakınız ve sizde bir yasin okuyunuz. Dedim ya annemin mezarında da benzer sesler geliyordu.

Ruhların işkence bağrışlarını duymak bana ters geliyordu. Öyle bir şey olsaydı mezarların yanından geçmek imkânsız olurdu. Lise öğrencisi iken ara tatilde Bitlis’teki halalarımın yanına gitmiştim. Evlerinin hemen yanındaki bir mezarlık üzerine “Hersan Polis Karakolu” inşa edilecekti. Bunun için mezarlıkta kazı yapılıyordu. Açılan kazıdaki duvarda dolap çekmeceleri gibi bir sürü üst üste mezarlar gün yüzüne çıkmıştı. Mezardaki kemikleri uzun uzadıya inceleme fırsatını bulmuştum. Kimi mezarlarda kemikler tespih taneleri gibi sıralı ama aralarındaki bağlantılar uçmuş gibiydi. Ama kimi mezarların kemikleri öyle değildi. Mezarın ortasında toplanmıştı. El kemikleri mezarın tavanına yapışık gibiydi. Dokununca kumdan kaleler gibi aniden dökülüyorlardı. O günlerde o genç kafamla çok düşündüm. Ve bir sonuca vardım. Bu mezardaki insanlar ölmemişlerdi, diri, diri gömülmüşlerdi. Ya da mezarda tekrar canlanmışlardı. Zira kemik dizilişleri çıkmak için çok çabaladıklarını gösteriyordu. İşte bugün bu sesler bana o mezarları hatırlattı. İçindeki mutlaka canlıydı ve çıkarmam gerekiyordu. Ne zaman küreğe yeltensem polis engel oluyor, annesinden örnek veriyordu. Çok ısrar edince kafasının tepesi atmış olacak ki:

—     Az daha ileri gitsen seni de bu çukurlardan birine gömerim.

Mezardan gelen ses ve kadının mezara sarılışı bana her şeyi anlamsızlaştırdı.

— Memur bey işin doğrusunu istersen tabi gömebilirsiniz ama ben daha önce ölmüşüm. Şu karşında gördüğün sadece bir ruhun yansımasıdır. Mezarımı da merak ediyorsan aha o çocuğun yasin okuduğu mezardır. Bırak bu adamı çıkarayım. Ölmemiştir. Anneni iki de bir örnek veriyorsun. Anneni diri diri gömmüş olamaz mısın?

—  Ver kimliğini.

Kimliklerim hepsi arabada kalmıştı. Ama adımı soyadımı değiştirmeden önceki kimliğimi hatıra olsun diye teslim etmemiş kayıp ilanını vermiştim. O üzerimdeydi. Çıkarıp polise uzattım. T.C kimlik numaramı anons etti. Kısa bir süre sonra gelen cevapta on yıl önce eşi ile birlikte dağda öldürüldüğü ve filan numaralı çukura gömüldüğü kendisine söylendi. Polisin benzi sarardı. Elimdeki kimlikle Emrah’ın yanına gitti. Mezarın kime ait olduğunu söyledi. Çocuk isimleri verdi. Korka korka yanıma yaklaştı. Elime yüzüme dokundu.

—     Beni incelemekten vazgeç adam gerçekten ölecek. Bırak çıkarayım.
—     ….

Polis sağına soluna baktı. Eliyle beş dakikalık bir süre verdiğini ima etti ve küreği bana uzattı.

Adamın baş tarafından toprağı kazmaya başladım. Kadın tuhaf tuhaf baktı. Öyle bir hızla toprağı atıyorum ki saniyede birden fazla kürek atıyorum. Yorulmak nedir bilmiyordum. Birkaç dakika içinde nihayet tavan taşına ulaşmıştım. Tavan beton bloğunun üzerini iyice temizledikten sonra, demir kulpundan tutup kaldırdım. O taş bloğu mezardan dışarıya nasıl fırlattığımı bilemiyorum. Zira iki kişi zor kaldırabilirdi. Adamı tutup çektim evet tahmin ettiğim gibi yaşıyordu. Ama bitkin düşmüştü. Karısının ve çocuğunun şükür duaları görülmeye değerdi. Ama kamerayı arabada bırakmıştım. Bütün görüntüleri kaçırdım. Adamı dışarı çıkarttıktan sonra çukurdan çıktım. Polisin yüzü kireç gibiydi. Gözleri mezarlığın içine takılı kalmıştı. Hala kimliğim elindeydi.  Yüzüme baktı, konuşamadı. Hafifçe kendisine:

—     Demek ki sende anneni diri diri gömmüşsün. Dedim.

Üzerinden sanki bir deniz dalgası geçti. Tepeden tırnağa dalgalandı. O küçük dağları ben yaratım havasından eser kalmamıştı. O kadar can ciğer, âşık maşuk olanlardan birisi ölünce onu mezara gömmek için niye bu kadar acele ettiklerini bir türlü anlamıyordum. Ölü de olsa birkaç saat daha o evde kalma hakları yok mu? Ben vasiyetime yazacağım ölünce en az beni iki gün bekletsinler, gömmesinler. Diye düşünürken Emrah elimden tutup beni geriye doğru çekti.

—     Gazteci gazteci baksana adama.

Dönüp baktım. O upuzun simsiyah saçları aniden bembeyazlaşmıştı. Adam birden eli yaş ihtiyarlamıştı. Hala mezardaki çukura bakıyordu. Kadın gelip ayaklarıma kapandı. O kadar güzel dualar ettik ki sevinçten ağlamaya başladım.

Polis kalabalığın içinde bizi göremeyince, gelenlere Zilan ve Cengiz’in mezarını göstererek:

—     Şu mezardaki ölünün ruhu geldi. Bu mezardakinin ölmediğini ısrarla söyleyip durdu. Çıkarmak istedi.  Sonunda da çıkardı. Gerçekten adam ölmemişti. Adamı tekrar hastaneye götürdüler.

Gelenler Cengiz’in mezarına fatiha okumak için adeta sıraya girdiler.

Emrah duyduklarından sonra bana tuhaf tuhaf bakmaya başladı. Hızla polisin yanına gidip elindeki kimliğimi aldı. Baktı. Evet, Cengiz’in kimliğiydi. Bir bana bir mezarlığa baktı. Hatıra olsun diye kimliği cebine koymasını söyledim.  Boynumda ki T.C kalp logolu gümüş kolyeyi de çıkarıp ona uzattım. Ağzı bir karış açık mırıldandı.

—     Annemin ki ile aynı!
—     Onu da ben hediye etmiştim.

Kendisine gitmemiz gerektiğini söyledim. Zira benim farkıma varırlarsa şehir buraya yıkılacak. Ancak, anlaşılan benle dönmekten korkuyordu. O da beni Cengiz’in ruhu sanıyordu. Vedalaşmak için elimi uzattım. Korktu elini vermedi, geri geri çekildi.

—     Neyse madem gelmiyorsun, Okuduğun Yasin-i Şerifler için çok teşekkür ederim.
—     Sen Şehitsin!
—     Keşkeee…

Arkamı döndüm. Arabaya doğru yürüdüm. Kalabalık giderek artıyordu. Fatiha okumasını bilmeyenler Kürtçe “Şehid Namirîn” sloganı atıyorlardı. Araba ile çarşıya doğru ilerlerken yolda mezarlığa doğru Têlî’nin koşarak geldiğini gördüm. Vedalaşmak için arabayı kenara çektim. Ama o yanımdan ışık hızıyla geçti.  “Emrah oğlum.” diye diye mezarlığa koşuyordu. “Şehid Namirîn” sloganları artınca takviye gelen çevik kuvvet kalabalığın dağılması için uyarıda bulundu ve havaya ateş ettiler. İkinci bir ambulans daha geldi. Polis şok geçiriyordu onu da hastaneye kaldırdılar.

Araba ile Hakkâri’ den çıkıp çukurca yoluna girdim. Şırnak üzerinde dönmeye karar vermiştim. O yoldaki manzaraları seyretmeyi özlemiştim. Yolda dağlarda yer yer dumanlar yükseliyordu. Ormanlık alanlar teröristler gizleniyorlar diye ateşe verilmişti.

Hakkâri-Çukurca-Çığlı Üçyolu köprüsüne gelince kontrol noktasında jandarma tarafından durduruldum. Evrak kontrolünden sonra, aracı kanala çekmemi söylediler. Kontrol edilecekmiş. Aracı kanala çektim. Bir asker kanala girerek aracın altını kontrol etmeye başladı.  Aracın temiz olduğunu söyledi. Bagaj kontrolü için bagajı da açtım. Bagajda bir paket duruyordu. Alıp açtılar. Aman tanrım yıllar önce babamın bana verdiği ve deri fabrikasına götürdüğüm paketin aynısıydı. Hata ta kendisiydi. İçinden uyuşturucu çıktı.

Sustum konuşamadım. Hayatımda sigara içmemiştim. Bu zehri kim arabama koymuştu bilmiyordum, aklım almıyordu.

Adamlarda şaşırıp kalmışlardı. Onlardan habersiz kim iş yapma cesaretini göstermiş olabilirdi?

Beni hemen yol kenarında kulübe olarak kullandıkları konteynerin içine kapadılar. Kapıya yeni geldiği her halinden belli olan toy bir asker diktiler. Hakkımda inceleme ve araştırma talimatı vermişlerdi. Sonuç gelinceye kadar burada tutulacaktım. Pencereden seyrettiğim kadarıyla, çok yoğun bir iletişim faaliyeti sürüyordu. Köy korucuları ve birkaç sivil adam gelip pencereden bana bir göz attılar. Az sonra pencereden iki köy korucusunun arabamın plakasını söktüklerini gördüm. Bir anlam veremiyordum. Plakaları nöbetçi kulübesine götürüp teslim ettikten sonra arabayı Zap Suyuna doğru itmeye başladılar ve araba hızla aşağıya doğru ilerledi. Ölüme koşanları bana hatırlattı. intihar ediyormuş gibi geliyordu bana. Nihayet araba akıntı içinde kaybolup gitti.  Kapıdaki nöbetçi asker içmem için bir sigara uzattı. Hayatımda hiç sigara içmediğimi ifade ettim. Şaşırdı elinde ki sigara paketini cebine geri koyarken:

—     Sigara içmeyen birinin uyuşturucu ile uğraşmasını kafam almıyor.

Konuşmadan gözlerine baktım. Parmağında yüzük vardı.

—     Ya kardeş çok üzgünüm galiba seni de öldürecekler.
—   Üzülmene gerek yok. Bazen ölmeyi de bilmek gerekir. Hz. Hüseyin bile bile Kerbela’ya ölüme yürümedi mi? Gandi ve halkı bile bile ölüme kafalarını uzatmadılar mı? Zalimleri, yenecek gücün yoksa yaptıkları zulmün erkenden doruk noktasına ulaşması için Hz. Hüseyin gibi onlara yardım etmeli ve bile bile ölmeyi bilmelisin ki, Tanrının sabrı tükensin!

—     Üzgünüm geliyorlar bari bu sefer bana öldürtmeseler.
—     Tanrım sabrına şaşıyorum ama tüketeceğiz.

Yapılan inceleme sonucunda gazeteden yüklü bir tazminat alarak istifa ettiğimi öğrenmişlerdi. Kendi yazdıkları senaryolarına göre o parayla uyuşturucu almıştım. Ama en çok sevindikleri nokta çoktan öldürülmüş bir terörist olmamdı. Kapıda ki nöbetçi askere seslendi.

— Çıkarın bunu dağa
— Emredersiniz Komutanım!

Ve Cengiz Tanrının sabrını tüketeceği için Askerden daha bir canlı ve sevinçle DAĞA tırmandı... 

Diğer Hikaye haberleri

  • PAYLAŞ

YORUMLAR (3)

AYŞE APO kitabını okuyunca çok ilginç ve güzel bulacaksınız. Sevgili arkadaşım Mahmut Semen’in “Ayşe Apo-Dağdan İnenler” kitabını okumak için bu Pazar günü elime aldığımda, gün boyu TEDAŞ’ in azizliğine uğramama ve geceleyin de sık sık gelen elektrik kesintilerine rağmen, kitabı kesintisiz okuyup bitirdim. Çünkü kitap, okudukça merak uyandıran bir üslup, akıcı ve sade bir dille yazılmıştı. Kitabın kapağının önyüzündeki, bir bayan gerillanın, photoshop ile çift taraflı konulmuş bir fotosu ve ortasında, karşıdan bakan eski 100 Alman Markı`nın ön yüzündeki Clara Schumann`ın resmine; arka yüzünde ise, polis kordonunda çömelmiş türbanlı eylemci kıza bakınca, kitabın içeriğinin, bu kapaktan çok öte, başka şekilde olacağını tahmin edemezsiniz. Bu, ne hanım olan bir Ayşe’nin hikâyesidir ve ne de Apo,herkesçe bilinen Apo’dur. Bu, apayrı bir hikâyedir. Anadilde eğitimin olmadığı bir okul ortamında, bir Kürt öğrencinin anlamadığı Türkçe (Adın nedir?) sorusunu, tahminle, (Annenin adı nedir?) şeklinde sorulduğunu sanarak, (Ayşe!) diye yanıt vermenin azizliğine uğrayan Abdurrahman’ nın ( yani Apo’nun) hikâyesidir. Olay, anadilde eğitim görememenin pedagojik trajedisi gibidir. Bu kitap, kıvrak bir ince zekâ üslubuyla; bölgedeki eğitimin içyüzünü göstermekle kalmıyor; ayrıca, bölgenin feodal ve dinsel sapkınlık hegemonyasının kadına verdiği değeri(!), yaşantısal bir örneklemeyle, eleştirel olarak, çok güzel bir şekilde gözler önüne seriyor. Bu kitapta, kız istemenin, görücü usulünü bile gölgede bırakan bir başka yüzünü; sıfatı “şeyh” dahi olsa, kızlarını mal gibi görüp başlık parasını öne çıkaran bir babanın acınası halini ve buna karşın, imanı sarsılan oğlan babasının, başlığı temin etmek adına, nasıl yoldan sapıp kötülüğün uçurumuna düştüğünü; kızın, erkek kardeşlerinin de baba servetine tek başlarına konduktan sonra, kız kardeşlerinin şahsında, nasıl kadına karşı acımasız ve umarsız olduklarını ibretle okuyacaksınız. Bu kitapta, din kisvesi altında yapılan şaklabanlıkların yanı sıra, kadına bakış noktasında; sağcı, solcu, dindar erkekler arasında, nasıl pek bir farkın olmadığını; nasıl hepsinin ataerkil anlayışta olduklarını okuyacaksınız. Türbanından dolayı, okulundan olan bir genç kızın başına gelenlerle, kendisinin ve aşkı Cengiz’in hayatını nasıl alt üst olduğunu göreceksiniz. Türban konusuna, yazarın getirdiği dinsel yorumla beraber, kadın-erkeklerin bir arada camilerde namaz kılması gibi, kimi dinsel anekdotları da ilginç bulacaksınız. Henüz ölümü gerçekleşmemiş, ancak, öldü sanılarak gömülen bir kişinin, türbesinden gelen seslerin, “kabir azabı” sanılması ve yorumlanması(!); arkasından gelişen ilginç durumları ve bu bağlamda sağlık kurumlarının bölgedeki hazin durumunu, bu kitapta geçen gerçekleşmiş bir örneği okuyup hayretler içinde kalacaksınız. Aynı şekilde bu kitapta, egemen Türk eğitim sisteminden geçmiş, sağcı, solcu veya dindar olan herkesin ve bu arada egemen basının da, Kürt halkının sorunlarına nasıl aynı mantıkla duyarsız olduklarını ve soruna şoven ve çözümsüzyaklaştıklarını okuyacaksınız. Bu kitap, önce insan, diyerek, insanlığı ön plana çıkaran bir anlayışla yazıldığı için, yazarı Mahmut Semen’i ayrıca tebrik etmek gerekir. Siz de, “Ayşe Apo” kitabını okuyunca çok ilginç ve güzel bulacaksınız. Selam ve sevgiyle kalın. 12.12.2010-Pazar M. Nazım Güler info@mnazim.com26.01.2019 15:23
Dağdan İnenlerin Düğünü Dağdan inenlerin düğünü… Böyle bir düğünde halay başını çektiniz mi ya da düğünü izlediniz mi bilmem? Yazarın gazeteci kimliği ile ÖSS sınavında olup bitenleri haber yapmak için görevlendirildiği şehirde çocukluğundan günümüze uzanan müthiş bir hayat macerası… Masamda Mahmut Semen’in iki kitabı var. İki kitabın kapak tasarımı da birbirine yakın ve bana itici geldi. Ama durun! bu sizi kitaplarına karşı soğutmasın. Benim yaptığım gibi kapakların albenisizliğini görmezden gelip, kapakları çevirmeniz yeterli. Daha ilk sayfasından bir masa başı çalışmasından ziyade, alan çalışması olan; her bir satırı gerçek hayattan birer kesit, eğitim ile ilgili çarpıklığı, bölgemizde olup bitenleri, kültürümüzün nasıl asimile edildiği ve aşkı da heybesine alarak görevlendirilen bir gazetecinin izlenimleri ve yaşadıklarını anlatan; “Ayşe Apo(Dağdan İnenler)” kitabını ilkin başlıyorum okumaya; bu topraklar üzerinde insanların nasıl kullanıldığını, hayatlarını nasıl idame ettiklerini, bir lokma ekmek için, evlenmek için, yani yaşamak için; kimlerin bu insanları nasıl sömürdüğünü, olup bitenleri bir simyacı titizliği ile büyük bir cesaretle kaleme almış Semen. Bir başka deyişle yazarlığının temel taşlarını yerine oturtmuştur. Köyden şehre göçü, şehirden vazgeçemeyişi ve arzularımızı nasıl putlaştırdığımızı… “Kirlenmemiş insan tipinin onlar için; dağa çıkanlardan da daha tehlikelidir” diyor. Ve insanın -bozulmamış bölgelerde- nasıl kirliliğe bulaştırıldığını, yani hırsızlaştırıldığını çarpıcı bir üslupla dile getiriyor. Haykırıyor, dil ve din davasına dair ilginç tespitlerle insanı sarsarak. Türban ile ilgili bakış açısı, türbeler ile ilgili tespitleri, kimi zaman insanı kendisine yapışan olumsuz alışkanlıkları yüzüne vurduğu için kitabın yazarına kızıyor ama kendisinin deyimi ile “ volkanların nasıl patladığını fay hatlarımın nasıl büyük sarsıntılarla kırıldığını göreceksiniz. Bu patlama ve sarsıntılar o kadar büyük ki, düşünce dünyanızdaki fay hatlarınızda da büyük kırılmalara neden olacağı inancındayım.” diyerek peşin olacaklardan okuru uyarıyor. İnsan düşündükçe; geldiği yerden, içinde bulunduğu duruma uzanan minvalde tir tir titriyor. Ve bu titreyişlerle yazarın sömürü düzenine, zalimlere karşı dua dua yakarışı dilleniyor. “Sen bölgemin suskun Karaca dağı, için için kayna, zamanı gelince de öyle bir patla ki “ebabil kuşlarına” gerek kalmadan gökten taşlar yağsın. Zalimlerin üzerine…” Ayşe Apo kitabını yazar bana hikâye diye imzalamıştı. Fakat ben yüz yirmi sayfalık gerçek hayattan damıtılmış insanı soluksuz kendine çeken bir roman okudum. Buna bir hikâye kitabı denilmez… Eğer bu kitap reklâm ve dağıtımı iyi yapılan bir yayınevinde basılsaydı 2009 yılına damgasını vururdu. Değerli okur dağdan inenlerin düğününe davetlisiniz. Bu daveti kaçırmayın derim. Gelelim yazarın diğer bir kitabı olan Gençlik Köprüsü’ne, içinde dokuz hikâye var. Bu kitabı da “Ayşe Apo” gibi gerçek hayattan, süzgecinde kaldıklarıdır. Meles u Melisa I –II hikâyeleri hariç yüz otuz altı sayfalık kitabı da bir solukta okudum. Bir an için bu iki hikâye kitapta olmasaydı daha mı iyiydi diye düşünmeden edemedim. Bu hikâyeler, aslında teker teker üzerlerinde durmayı hak ediyorlar. Hele yazarın başına gelenlerden sonra Taş Atma Kursu için resmi olarak girişimde bulunması!.. Ama en iyisi ben fazla canınızı sıkıp başınızı ağrıtmadan kendiniz Gençlik Köprüsü’ne doğru atınızı bir mahmuzlayın bakalım. Mahmut Semen, Ayşe Apo, mssofthouse yayınları, Ağustos 2009 Gençlik Köprüsü, mssofthouse yayınları, Ağustos 2009 BEHCET YANİ26.01.2019 14:50
Ayşe Apo Yeni bir kitap okumak benim için her zaman yeni bir insan tanımaya benzer. Kitabı okumayı, o insanın karşıma geçip kendini ifade edişine benzetirim. Anlatan yazar, dinleyen ben (üstelik lafı kesip konuşmayı bölme olayı da ortadan kalkıyor) mutlu olarak kalkmış oluyoruz beraberce. Dün böyle bir tanışma gerçekleşti. Kitaptaki ince zekâyla işlenmiş mizah, beni alıp Aziz Nesin`in kitaplarına götürdü bir ara. Benim bir kitabı bir günde okumuşluğum sayılıdır. Mahmut Semen`in ``Ayşe Apo`` isimli kitabı da bir günde okuyup bitirdiğim kitaplar listesine girdi böylece. Tamam, 120 sayfa kalın bir kitap sayılmaz, fakat günümüzde eskiye göre okumanın daha zorlaştığı bir zamandayız. Zira şimdi binlerce internet sitesi, e-gazeteler (ki, kıyısından köşesinden okuyup yazıyorsanız belli başlı gazetelerdeki yazarların hepsinin köşesini okumalısınız), bunun yanında gazete ve dergiler, okumayı düşündüğünüz son çıkan kitaplar, satın aldığınız veya çevrenizden ödünç aldığınız okunma sırası bekleyen diğer kitaplar ve en önemlisi bunlara ayıracak zamanınızın olup olmadığı söz konusu. İşte Mahmut Semen bütün bu badireleri atlatarak okutturdu bana kitabını. Kitabın ön kapağında: ``Ayşe Apo- Dağdan İnenler`` yazınca başta kafam karıştı. Anlaşılan birkaç konu iç içe geçiyordu. Sonra kapaktaki karma resimler dikkatimi çekti. Kapakta kitabın isminin altında, eski 100 Alman Markı`nın ön yüzünde bulunan Clara Schumann`ın resmi, iki kadın ``gerilla``nın arasında güneş misali duruyor. Arka kapakta ellerini arkaya kavuşturmuş polisler ayakta daire şeklinde duruyor ve aralarında yere çömelmiş türbanlı bir kız var (sanırım öğrenci) (Kitapta bahse konu ``Têli`` bölümünde geçen türbanla ilgili açıklamalar siyasilerinde okuması gereken açılımlar içeriyor. Kesinlikle okunması gerek) Bir tarafta Almanların ünlü piyanisti Clara Schumann, yanında kadın ``gerillalar`` arkada türbanlı bir kız! Ne ola ki?! *** Apo `uzun metrajlı adıyla: Abdurrahman`, ilkokulda okurken (ki çocuk yaşlarda olduğu için Türkçe`yi yeni yeni öğreniyor) Öğretmen ona her `ismin ne?` diye sorduğunda önce Apo, sonra da kendi deyimiyle ``na na`` (hayır hayır) Abdurrahman diyor. Fakat bizim bu temiz yürekli çocuk sadece soruyu ``İsmin ne?`` diye sorulunca, ``açıl susam açıl`` komutunu duyan kapı misali açılıyor. Bundan bihaber olan öğretmenin Apo`ya bir gün: ``adın ne?`` diye sorması ile başlıyor hayatının kırılma noktası. O güne kadar hep `ismin ne?` diye sorulan soru Türkçenin geniş mezhebinden geçerek `adın ne?` diye kıvrılınca Apo apışıp kalıyor yerinde. Önce tereddüt ediyor ``Ulan bu öğretmen bana çok kazık yerden sordu galiba. İsmin ne demedi, adın ne dedi, yoksa babamın ismini mi sordu?! Hah tamam şimdi anladım, bana annemin ismini soruyor, bundan kolay ne var ki!`` Söylüyorum: _Ayşe. Öğretmen ortada bir yanlış anlama olduğunu sanarak gülümsemekle yetiniyor önce. Ama sınıftaki haylaz öğrenciler öyle bir anlayışa sahip olacak yaşta değiller ve sıkıcı ders ortamında kendilerini eğlendiren bu sahneyle adrenalini yükselten kahkayı basıyorlar. Öğretmen Apo`ya bir şans daha veriyor kendince ve soruyu yineliyor: ``Adın ne?`` Apo, kendinden emin küçük dilini otuz iki dişinin arasından çıkararak tenorlara taş çıkartırcasına tek kelimelik solo bir arya haykırıyor: _Ayşeeeeee! *** Sonra ne mi olmuş? Köşemde yer kalmadı, kitapta yazıyor... (Google`da yazarın ismini tıklarsanız kitabı bulabilirsiniz: Mahmut Semen ``Ayşe Apo``) AHMET SEVİNÇ 26.01.2019 14:48

YORUM EKLE

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.